Berlin’deki Bergama Müzesi, Türkiye topraklarından sökülerek götürülmüş tarihi eserlerle dolu. Biz sahip çıkmayınca, bir sahip çıkan bulunuyor elbet. Knidos, Tlos gibi antik kentlerimizdeki kazı alanları ise yetkililerden özel ilgi bekliyor.

Bir şehre ilk gelişinizde ne yaparsınız? Ben mutlaka görmem gereken bir yer belirler, en merak ettiğim yerden başlarım gezmeye. Bu da genellikle tarihi bir alan olur. Bu yazımı ise İZ TV’nin bir başka belgesel serisi için ilk kez geldiğim Berlin’den yazıyorum.

İlk istikamet ‘Berlin Bergama Müzesi’. Yıllardır görmek istiyordum burayı. Uzun zamandır tarih hobime arkeoloji belgeselleri yapımını da ekleyerek, hobimle işimi birleştirmiştim. Ve bu, Türkiye’de birçok arkeolojik alanı ve müzeleri görmüş biri olarak benim, kendi topraklarımızdan alınıp götürülen tarihi eserlerle buluşma anımdı. Sonuç ise büyük bir hüzün… Koskoca müzenin neredeyse tamamı, Türkiye’den getirilen eserlerle dolu. Arkeoloji müzelerinde, heykellerin, değerli takıların, çeşitli araç ve gereçlerin sergilenmesini destekliyorum. Hatta bu bir zaruret! Çünkü aradan geçen yıllar, bu nadir eserlerin yıpranmasına yol açıyor. Müzelerin hijyenik ortamları ise eserleri, doğanın yıpratıcı etkisinden koruyor. Ancak burada koskoca bir şehir sergileniyor.

Antik kentin devasa anıtları, Türkiye’deki yerlerinden sökülerek getirilmiş buralara. Gözlerimi kapatıp bu anıtların Bergama’nın güneşi ve doğası altında ne kadar da güzel görüneceğini hayal ettim. Muhteşemdi! Kısa süren bu hayal seansından, floresan ışığının soğuk ve mesafeli etkisiyle uyandım. Ve ilk kez bir arkeoloji müzesinden koşarak uzaklaştım.

Son dönemde Kültür ve Turizm Bakanlığı, yurtdışına götürülen eserleri geri getirmek için büyük çaba sarf ediyor. Bakan Ertuğrul Günay’ın özel ilgisiyle yürütülen çalışmalarda önemli başarılar sağlandı. Fakat büyük çoğunluğu Anadolu’nun dört bir yanından çalınarak kolayca götürülen bu eserleri anayurduna döndürmek, oldukça meşakkatli bir süreç.

Geri dönen eserlerin akıbeti

“Türkiye’ye getirildiklerinde bu eserlerin akıbeti ne oluyor?” sorusu, herkesin aklını kurcalıyor. Geçmişte yaşanan birçok hata da bu sorunun sorulmasını haklı kılıyor. Özellikle yıllar süren bir çabanın sonunda geri alınan ‘Karun Hazineleri’nin Uşak Müzesi’nden çalınması ve bu işin içinde müze müdürünün de bulunduğu iddiası, müzelerin güvenliğiyle ilgili ciddi şüpheler doğurdu. Bu durumdan rahatsız olduğunu bildiğim Bakan Günay’ın ‘Büyük Anadolu Müzesi’ fikrini, küçük müzelerin güvenlik zafiyeti sebebiyle desteklemiştik ama hâlâ bir adım atılmış değil. Bu arada Sinop, Side, Fethiye Müzesi gibi küçük ama başarılı müzeleri tenzih ediyorum.

Kazıların durumu içler acısı

Müzelerin durumu hâlâ belirsizliğini korurken, kazı alanları ve antik kentlerde durum nasıl? Öncelikle şunu belirtelim; Türkiye’de iki türlü kazı var:

1) Türk üniversitelerinin, bizim hocalarımızın liderliğinde yaptığı kazılar;

2) Yabancı üniversite ve fonların desteğiyle, yabancı hocaların liderliğinde gerçekleştirilen kazılar.

Fakat ülkemizdeki kazıların durumu pek de iç açıcı değil. Birkaç büyük kazı dışında neredeyse tüm kazılar, hocalarımızın ve öğrencilerin insanüstü çabalarıyla gerçekleştiriliyor. Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. Dr. Taner Korkut’un başında bulunduğu ve şu an Anadolu’daki en önemli kazılardan biri olan ‘Tlos kazısı’ buna en güzel örnek. Likya tarihini 3000 yıldan 7000-8000 yıl öncesine götüren bulgulara ulaşan kazı ekibindeki hoca-öğrenci ilişkisi, ders kitaplarında okutulacak cinsten. Disiplin, saygı ve sevgi, bu ekibin elindeki tek zenginlik. Doğru dürüst bir kazı evine bile sahip olmayan ve ‘safari turizmi’ adı altında su savaşı yapan turistlerin tacizlerine rağmen ciddiyetle çalışan bu ekibin büyük özveriyle ortaya çıkarttığı eserler, yaşadıkları derme çatma alanlarda, sağlıksız koşullarda saklanmaya çalışılıyor.

Knidos’un başına gelenler

Bir diğer kazı örneği de Datça Yarımadası’ndaki Knidos antik kentinden. Mavi yolculuğun vazgeçilmez rotası Knidos, Türkiye’nin belki de en güzel manzarasına sahip. Fakat bir yanında Likya, diğer yanında Halikarnas ve Rodos’u barındıran Knidos’ta ne yazık ki 2006’dan beri kazı yapılmıyor. Antik dönemin belki de en fazla reprodüksiyonu yapılan ‘Çıplak Venüs Heykeli’nin hâlâ bulunamadığı bu kazı alanında, önceki kazılarda yaşanan sorunlar mahkemeye taşınmış. Malum, bizim mahkemelerin dünyaca ünlü hızı sayesinde (!) burada yıllardır çalışma yapılamıyor. Marmaris Müzesi çalışanlarının çabalarıyla korunmaya çalışılan kent, yetkililerden ilgi bekliyor. Bilhassa Marmaris, Bodrum ve Datça belediye başkanlarının bu konuda daha aktif olması gerekiyor. Çünkü bu antik kentin zenginlikleri, en çok bu beldelerin işine yarayacak. Bir başka sorunumuz da bu tarihi alanların korunması ve restorasyonu. ‘UNESCO Kültür Mirası’ listesinde yer alan İstanbul’un tarihi yarımadası, berbat restorasyon çalışmalarından ötürü listeden çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıya. Yapımcım Evren Toparlak anlatmıştı: Hollandalı gezgin Wilco Van Herpen’le Manisa’da bir Osmanlı mevlevihanesine gitmişler. Onları karşılayan görevli, uzun zamandır süren restorasyon çalışmasından bahsetmiş. İçeri girdiklerinde şoke olmuşlar. Meğer o çalışma, 500 yıllık eserin tabanının mermerle kaplanması, duvarlarının ise saten boyayla boyanmasıymış! 2023’te 60 milyon turist hedefleyen Türkiye, bu hedefe ancak tarihi alanlarının korunması ve evrensel üslupla sunulmasıyla ulaşabilir. Öte yandan yurtdışına kaçırılan Anadolu eserlerinin geri alınması için çalışmalar da sürmeli. Belki de Türkiye’deki en güzel günbatımı manzarasına sahip olan Side’deki Apollon Tapınağı’nın müzeye kaldırıldığını düşünsenize… Ne büyük kayıp olurdu! Zira bu antik eserler, doğal şartlar düşünülerek inşaa edilmişti.

Halikarnas yerini yadırgamasın diye!

Son olarak küçük bir anı… ‘Halikarnas Balıkçısı’ olarak tanıdığımız Cevat Şakir Kabaağaçlı, İngiltere’deki British Museum’a götürülen ve dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnas Mozolesi’nin Türkiye’ye iadesi için müze yetkililerine bir mektup yazmıştı. Öyle ya, ülke yöneticileri bu konuyla ilgilenmedikleri için bu görev Halikarnas Balıkçısı’na düşmüştü. İngilizler, ‘bir yazarın yazdıklarına saygı duyar’ diye saf bir duyguyla kaleme almış mektubunu ve mozolenin, değerini ancak Bodrum’un masmavi gökyüzünde bulacağını söylemiş. İngilizler, yazara hemen cevap vermiş: “Sizin gibi değerli bir yazarın önerisi bizi çok etkiledi. Müze yetkilileri toplandık ve sizin önerinizi kabul ettik. Mozolenin, Bodrum mavisinde sergilenmesi için çalışmalara hemen başladık. Tüm sergi salonunu Bodrum mavisine boyadık.”

22.04.2012 Radikal