31 Mayıs 1873 yılında Heinrich Schliemann’ın Troya’da (Hisarlık) bulduğu ve hukuk dışı yollarla yurt dışına kaçırdığı hazineler, arkeoloji tarihinin en önemli buluntuları arasındadır.

Schliemann’ın her türlü hile ve oyunla kaçırdığı eserleri, 5 Ağustos 1873 günü Almanya’daki bir gazetede ‘Priamos’un Hazineleri’ olarak yayımlaması, kısa süre içerisinde hem kendisinin hem de buluntuların ünlü olmasını sağlamıştır. Troya buluntularının önemini başından itibaren bilen Osmanlı Devleti, buluntuların peşine düşmüştür. Osmanlı Devleti, dönemin müze müdürü Anton Dethier’i uluslararası hukukun tüm kurallarını zorlayarak, hazineleri geri alması için Atina’ya yollar. Sekiz ay süren dava sürecinde, Schliemann’ı kayıran Yunan mahkemesi, olayı çıkmaza sokunca, Osmanlı Devleti maalesef 50 bin altın frank karşılığında, mahkemeyi sulfla sonuçlandırarak, buluntulardan vazgeçer.

Bir süre Avrupa’da sergilenen buluntular, dünya kamuoyuna Schliemann tarafından, karısının takılarla çekilmiş fotoğrafıyla tanıtılır. Eserler II. Dünya Savaşı’na kadar Berlin’de sergilenir. Savaş sonrasında, pek çok diğer sanat eserleriyle birlikte ortadan kaybolan eserlerin akıbeti uzun süre bilinemez. Sovyetler Birliği’nin 90’lı yılların başında parçalanması sürecinde 1992 yılında, Troya hazinelerinin, Moskova’daki Puşkin Müzesi’nin deposunda saklandığı açıklanır. II. Dünya Savaşı sırasında Stalin’in tasarladığı müze için Avrupa’dan savaş ganimeti şeklinde eser toplayan genç subay Antonova, hazineleri doğrudan Puşkin Müzesi’nin depolarına saklamıştır. Troya ören yerinden Schliemann dönemi kazıları sırasında çıkan, Osmanlı Devleti’nin el koyarak İstanbul’daki müzeye yolladığı küçük bir hazine daha olsa da, Troya eserlerinin büyük bölümü maalesef çıkarıldığı topraklardan koparılarak götürülmüştür.

Troya hazinelerini ünlü kılan hiç kuşkusuz, buluntuların Troya gibi antik dönem destanlarının merkezi olan bir yerden çıkmış olmasıydı, ancak hazinelerdeki usta işçilik ve tasarım da buluntularının giderek ünlenmesinde büyük rol oynamıştır. Modern dönem araştırmaları eserlerin genel olarak günümüzden 4500 yıl önce yapıldığını ortaya koymuştur. Bu dönemde Anadolu ve Ege Bölgesi’nde de benzeri buluntular var olmasına rağmen yoğunluk ve farklı özellikteki buluntuların bir arada olması, Troya hazinelerini daha önemli kılmaktadır. Peki ama acaba bu eserleri yapan ve tasarlayan usta Troyalı mıydı? Böylesi bir sorunun cevabını vermek hiç kolay olmasa da eserlerin nerede ve nasıl üretildiği konusunda bazı somut veriler söz konusudur.

Hazinelerin çıktığı dönem olarak da tanımlanan Troya II kenti, aslında kentin hem mimari, hem teknolojik büyük bir atılım gösterdiği döneme denk düşmektedir. Bu dönemde Troyalı ustalar bakır ve kalayın belirli oranda karışımıyla elde edilen tunçtan sert kılıç, mızrak ve ok uçları gibi objeler üretebilmekteydiler. Aynı zamanda ilk kez hızlı dönen çömlekçi çarkıyla seri üretim çanak çömlekler üretilebilmekteydi. Farklı uzmanlık alanlarındaki zanaatkârlardan en ön plana çıkanlarsa kuyumculardır. Kazılardan ve hazine buluntuları içinden çıkan kalıplar, küçük külçeler, büyüteç olarak kullanılmış dağ kristalinden yapılan pek çok eser, altın, bakır, gümüş ve elektron gibi metallerden yapılmış eserlerin Troya’daki ustalar tarafından üretilmiş olduğunu ortaya koymaktadır. Troyalı kuyumcuların kullandıkları ve % 96’lık bir altın oranına sahip hammadde oldukça ender rastlanan bir durumdur. Bu kadar kıymetli altın madeninden sadece küçük takılar değil, sosluk, kadeh ve benzeri büyük kaplar da üretiliyordu. Bununla birlikte farklı oranlarda bakırla sertleştirilmiş gümüş ve elektron olarak tanımlanan altın-gümüş alaşımı da takı ve başka amaçlarlar için işleniyordu. Ancak hiç kuşkusuz ‘Priamos Hazinesi’ olarak adlandırılan buluntuların etkileyici olması sadece yapıldığı malzeme nedeniyle değil, daha çok takı buluntularının desen ve biçim zenginliğidir. Bütün takıların tek tek desen ve biçim olarak tasarlandığı anlaşılmaktadır.

Schliemann’ın 1873 yılında kaçırdığı eserler arasında en muhteşem buluntu olarak kabul edilen pul pul işlenmiş alınlığın dışında, zülüf halkaları, bilezikler, farklı tiplerdeki yüzükler, başlı ya da pullu iğneler, sepetçik biçimli küpeler de göze çarpmaktadır. Takılar ne kadar küçük olursa olsun, her eserde bir aplikasyon ve ek süsleme de yapılmıştır. Yaklaşık 13 kg. toplam altını kapsayan ‘Priamos Hazineleri’ arasında sadece Hazine A olarak adlandırılan takılar bile 8800 küçük parça altından tasarlanmıştır. Söz konusu bu parçalar 5 milimetreden daha küçüktür. Bu kadar küçük objeler bile çiçek, yaprak, yıldız ve baklava desenleri gibi detaylarla şekillendirilmişlerdir. Bunun da ötesinde oyma ve baskı yöntemiyle de üretilmiş, ya da lehimlenerek tutturulmuş minik altın prizmatik objeler de üretilmiştir. Büyüteç olmadan yapılması imkânsız bu eserlerin üretimi sırasında, Troyalı kuyumcular kuvarstan yapılmış mercekleri büyüteç olarak kullanmışlardır. Bu mercekler de ayrı bir taş yontma ustalığına işaret etmektedir. Altının yanı sıra taş işçiliğinin en güzel örneklerini de hazine buluntuları arasında görebilmekteyiz. Doğal kaynakları sadece Afganistan bölgesinde olan mavi renkli lapislazuliden yaklaşık 30 cm. büyüklüğünde törensel baltalar üstün ustalık işçiliğini ortaya koymaktadır.

Günümüzden yaklaşık 4500 yıl önce Troyalılar, Anadolu ve uzak bölgelerle gerçekleştirdikleri ticaret ilişkileriyle zengin ve efsanevi bir kent yaratmışlardır. Bu zengin kentin kuyumcuları, taş ustaları, tasarımcıları, Anadolu takı sanatının en üstün ve arı eserlerini bizlere kazandırmışlardır.

09.03.2014 Akşam