Arkeologların deyimiyle ‘uygarlık çeşitliliği” yönünden, dünyadaki en zengin ülke Türkiye. Toprak altından çıkarılmayı bekleyen 70 bin eserden bahsedilirken, yeryüzüne çıkarılıp yabancı ülkelere kaçırılanlarla bile onlarca müze kurulabilirdi.

Gelip geçmiş birçok medeniyete ev sahipliği yapan Anadolu’nun tarihi, Yontma Taş Devri’ne (Paleolitik Devir) kadar uzanıyor. Karain, Beldibi, Belbaşı mağaralarında izlerine rastladığımız bu dönem için tarih, “2 milyon önce başladı, 10 bin yıl önce bitti” diyor. Köklerinin bu kadar eskiye uzadığını bilmek bile, Anadolu’nun altında yatan on binlerce yıllık birikimin muazzam yanını anlatmaya yeter. Böylesine devasa bir hazinenin gün yüzüne çıkabilen parçaları, devede kulak. Büyük kısmı yer altında. Sayılarının 70 bin civarında olduğunu söyleyen de var. Tarihi eser cennetinde sayı vermekten çekinen de… Ayrıntılardaki görüş ayrılıkları, bir gerçekte bitiyor. O da, arkeoloji koşusuna en az bir asır geç başlayan ülkemizin kültür politikalarındaki yanlışlar nedeniyle, bu farkın daha da açıldığı…

EN ÇOK UYGARLIK BU TOPRAKLARDA

Anadolu’nun sahip olduğu arkeolojik eserlerin potansiyelini anlayabilmek Ege Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Özyiğit’in cümleleri, önsöz niteliğinde: “Dünyada arkeolojik anlamda dört ülke önemli: İtalya, Yunanistan, Mısır ve Türkiye. Bu dördü içinde Türkiye, uygarlıkların çeşitlilikleri yönünden başta gelir. Paleolitik, Neolitik çağlardan sonra Hattiler, Hititler, Urartular, Frigler, Lidyalılar, İyonyalılar, Helen Uygarlığı, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Türk Beylikleri ve Osmanlılar dönemi… Bu çeşitlikte uygarlıklar, diğer üç ülkede yok.”

ENVANTERDEKİ SORUN: KENTLERE GÖRE TESCİL

Faruk Şüyün gibi araştırmacılar, yerin altına gizlenen 70 bin civarında tarihsel, kültürel ve dinsel nokta olduğunu iddia etse de; Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Çevik, Anadolu gibi bir yer için sayı vermenin mümkün olamayacağı kanaatinde.

Çevik, yüzey araştırmalarında çıkan kalıntı miktarı belliyse de, tespite ve tescile girmemiş, bilimsel keşif konusu olmamış binlerce eserden bahsediyor: “Bunlardan bir kısmı ortada duruyor; ama bürokrasi tespit ve tescil etmediği için henüz bilim de keşfetmemiştir! Bilinmeyenler, bilinenlerden çok daha fazladır. Yerin altında, antik kentlerin teritoryal alanlarında kalan binlerce çiftlik, yer altı mezarı, tarım terası var.”

Arkeolojide bir kent, bir bakanlık tescili anlamına geliyor. Dolayısıyla antik bir şehrin dışında olduğu için sayılar arasına da giremeyen çokça eserden bahsediyor Nevzat Çevik.

Her yer kazılmasın korunsun yeter!

Arkeologlar için kazmak kadar önemli olan bir olgu daha var: koruma! Prof. Dr. Ömer Özyiğit, en büyük zorlukları da bu noktada yaşadıklarını belirtiyor: “Kültürel düzeyimiz, bu sorunların başında geliyor. Avrupa önce kültürel düzeyi, sonra ekonomik düzeyi önemsemiş. Biz ise önce ekonomik düzeyi yükseltmeyi önemsiyoruz. Az önce saydığım dört ülke içindeki İtalya’da, Ortaçağ dönemine ait evler hâlâ ayaktalar. Biz ise 19. Yüzyıl mimarisini yok ettik.”

Sadece ayakta olan kültürel varlıklar için değil, kazı bekleyen, yeraltındaki binlerce eser için de koruma, başta geliyor. Prof. Dr. Nevzat Çevik’in sözleri de bu eksende, yabana atılamayacak cinsten: “Kazılacak çok yer olsa da, her yerin kazılması gerekmez. 2000 yıl toprak altında kalan bir kentin o şartlardaki yerini koruyarak, 50 yıl, 100 yıl sonra da kazısını yapabilirsiniz. Ancak bilim ekiplerinin, arkeoloji ekiplerinin başında beklediği yerler korunabiliyor. Maalesef bu korumayı da hiçbir yasa yapamaz.”

ARKEOLOJiMiZiN BABASI: OSMAN HAMDi BEY

İlk müze olan Mecma-ı Âsâr-ı Atika’nın ancak 1846’da açılabildiği Anadolu’da, arkeolojik uyanış da Osman Hamdi Bey’le başlıyor. Hani şu meşhur Kaplumbağa Terbiyecisi’nin ressamı! Türkiye’de arkeolojinin olduğu kadar, çağdaş müzelerin de kurucusu sayılan Osman Hamdi, 1874 tarihli Asar-ı Atika Nizamnamesi’ni 9 yıl sonra yeniden düzenleyerek, Osmanlı topraklarından Batılı ülkelere eski eser kaçırılmasını da büyük ölçüde önledi. Zira bu nizamname ilk haliyle, kaçakçılığı yasaklamadığı gibi, kazılarda çıkan eserlerin üçte birini kazı yapana, üçte birini arazi sahibine, üçte birini de devlete veriyordu.

“BiZE POSASI KALDI”

1700’lü yıllarda İtalya’da Pompei ve Herculaneum gibi kentler kazılmaya başlanırken, bizde ise toprağa ilk küreği, 1871 yılında, Troia için ter dökecek Alman arkeolog Schliemann vurdu. Kazıda, Batıdan en az bir asır geriden takip ediyoruz. Sadece bu da değil… Kazı çalışmalarını yapan yabancı arkeologların çıkardıkları eserleri, ülkelerine götürmelerine yasalarımızla yıllarca destek verdik. Nevzat Çevik’in deyimiyle “19. yüzyılda Paris’te sit ilanları ilan edilirken, Anadolu arkeolojide karanlık dönemini yaşadı. Topraklarımızdan çıkarılan dünyaca ünlü eserler teker teker kaçırıldı. Özellikle de 1830-1880 arasında… Bize onların posası kaldı.”

KAÇAKÇILIĞA DEVLET TEŞVİKİ!

Arkeolojinin itibar kazandığı Cumhuriyet dönemini, yakın dönem Türk tarihini de kapsayan bir acizlik, yaşadığımız, Prof. Dr. Ömer Özyiğit’in anlatımıyla: “1910 yılındaki Asar-ı Atika Nizamnamesi’ne göre, eski eser kaçakçılığının cezası 10 liraydı. O yönetmelik ta 1973 yılına kadar geldi. O tarihte de bu cezanın hiçbir değeri olmadığı için tarihi eser kaçakçılığının boyutu korkunç oldu. 1973’te Eski Eserler Yasası çıktı. Böylece kaçakçılık da yeraltına indi. Gidenlerle çok sayıda müze kurulurdu. Kaçakçılık öyle fazla oldu ki, 1960-1973 yılları arasında Batının talebini karşılayamaz duruma geldik. Bu nedenle sahte eserler ortaya çıktı. Bu sahtelerin güzel olanları, yurtdışına illegal olarak çıkarıldı ve dünya müzelerine ‘özgün eserler’ olarak girdi. Daha kötülerini ise bizim müzelere sattılar. 1973’ten sonra da bu sahte eserlerin etkisi devam etti. 1983 yılında, 1863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası çıkmasaydı, Türkiye daha kötü durumdaydı.”

11.05.2014 Bugün Haber: Fatih Vural