Perşembe, Haziran 29, 2017

Monthly Archives: Eylül 2015

by -
680

Çanakkale’nin Ayvacık ilçesindeki Assos Antik Kenti’nde bu yıl yapılan kazılarda, su sarnıcının içinde 2 bin 100 yıl önce yaşamış bir geyiğin, yaklaşık 50-55 santimetre uzunluğundaki boynuzları bulundu.  

Antik kentteki kazıların başkanlığını yürüten Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurettin Arslan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2015 yılındaki kazıların, kentin en önemli merkezi olan agoranın (yönetim, politika, ticaret işlerini konuşmak için halkın toplandığı alan) batı kenarında yer alan bir tapınağın altındaki sarnıçta devam ettiğini söyledi. 

Sarnıcın kent için oldukça önemli bir su kaynağı olduğunu ve derinliğinin 10 metreye ulaştığını anlatan Arslan, “Kentte deprem veya başka nedenlerden dolayı sarnıca su sağlayan kanalların tıkanmış olabileceğini tahmin ediyoruz. Doğal olarak fonksiyonunu kaybeden kuyu, sarnıç gibi alanların çöplük olarak kullanıldığını biliyoruz” dedi. Arslan, çöplerin içinde yoğun şekilde hayvan kemiklerinin olduğu bir tabakaya ulaştıklarını ifade ederek, “Tabaka içinde eşek ve köpek kemiklerinin yanı sıra çok fazla olmasa da geyik boynuzları tespit ettik. Bu buluntu, yoğun olmasa da hem geyiğin varlığını hem de hayvanın bölgede yaşayan insanlar tarafından tüketildiğini gösteriyor” diye konuştu. 

Boynuzun yaklaşık 2 bin 100 yıllık olduğunu ve uzunluğunun 50-55 santimetreye ulaştığını aktaran Arslan, şu bilgileri paylaştı: “Sarnıç artık fonksiyonunu yitirdiği için kemikler ya da çevredeki çöpler bu çukura atılmış. 2 bin 100 yıl önceki bir dönemden söz ediyoruz. Eşek ve köpek kemikleriyle ilgili olarak da, tabii ki bunların yenip yenmediği, hangi amaçla buraya atıldığı ya da nasıl faydalanıldığı konusunda hemen bir fikir yürütmek zor. Bu konuda uzman arkadaşlarımızın çalışması gerekiyor. Kesilerek yenmiş mi ? Yoksa başka bir nedenle telef olup buraya mı atılmış ? Bunu ancak daha sonra söyleyebiliriz.”

Prof. Dr. Arslan, boynuzların oldukça iri bir geyiğe ait olduğunu tahmin ettiklerini, ayrıca hayvana ait kafatası kemiklerinin de buluntular içinde yer aldığını kaydetti.

29.09.2015 Haber 7

    by -
    681

    İngiltere’nin Kent şehrinde bir kayık iskelesinde günümüzden 4000 yıl öncesine ait tahtadan yapılmış kayık enkazı bulundu. Kurumaması için tekrar suya batırılan kayık enkazı büyük bir ağacın içinin oyulmasıyla, tek bir ağaçtan yapılıyor.

    Swat Arkeoloji bölümünden Prof. Paul Wilkinson ilk önceleri Anglo-Sakson dönemine ait olduğu düşünülen enkazın aslen Bronz Çağı’ndan kalma olduğunu belirtti. Britanya’da Bronz Çağı’nın M.Ö. 2000 yılında başladığı tahmin edilirken, Taş Devri ve Demir Çağı arasında önemli bir geçiş dönemi olduğu belirtiliyor.
    Tahminlere göre Avrupalı yerleşik halk, Britanya’ya bronz dönemi başında göç ettiler. Yanlarında onlarca alet ve silah ile birlikte yeni fikir ve düşünceleri de beraberlerinde getirdiler.

    28.09.2015 bbc.com Çeviri: Ayşen Yolcu

      by -
      721

      Doğu Brezilya’da kazı yapan arkeologlar iki eliyle birlikte gömülmüş kesik bir kafatası buldu. Kemikler üzerinde yapılan incelemeler en az 9000 yaşında olduğunu gösteriyor. Güney Amerika’nın avcı-toplayıcı grubuna ait olan bu insan kalıntısı Yeni Dünya’da bulunan en eski ritüel kafa kesme işlemi örneği olabilir.

      2007 yılından günümüze dek süren kazılarda ‘Gömü 26’ olarak adlandırılan mezarda 1 kafatası, 6 boyun kemiği ile birlikte 2 el kemiği bulundu.

      Buluşlar kuşkusuz yeni Dünya’daki (Amerika Kıtası) en eski kazı olmaları sebebiyle evrim teorisine yeni bir yorum getirecek.

      23.09.2015 heritagedaily.com Çeviri: Ayşen Yolcu

      by -
      708

      2009 yılında bulunan meşhur ‘Westray Kadını’ heykelciğinin çıkarıldığı Orkney bölgesinde kazı çalışmalarını sürdüren arkeologlar bu defa M.Ö. 4000 ila 1000 yılları arasından kalma içinde atık alanı ve mezarlık da dahil olmak üzere 30’un üzerinde ev kalıntısına ulaştı.

      Bulunan evlerin en büyüğü ise oldukça kapsamlı ve ince detaylar düşünülerek yapılmış başta dini törenler tedavi temizlik doğum olmak üzere, yaşlıların getirilip son günlerini geçirmeleri amacıyla kullanılmış bir sauna. İskoçya Arkeolojik Strateji ve Tarih Birimi Başkan Yardımcısı Rod McCullagh karmaşık bir ağ sistemiyle küçük odacıklardan oluşan büyük evin içinde vaktiyle sıcak su ve buhar üreten büyük bir su tankı olduğunu söyledi. McCullagh, “Ortaçağ İskoç edebiyatında anlatıldığı üzere saunalar bir tepenin veya höyüğün içine kazılır, şöminede ısıtılan taş parçalarıyla su tankeri kaynama derecesine kadar ısıtılır ve buhar elde edilirdi. Elde edilen sıcak su ve buhar banyo, yemek ve tekstil dahil daha bir çok iş için kullanılırdı. İsveç, Norveç, Danimarka ve Finlandiya’nın oluşurduğu İskandinav Kültürü’nde tarih boyunca saunalar ruhani geçiş ayinleri gibi dini ritüellerin yapıldığı, temizlik ve tedavi için olduğu gibi önemli görüşmeler içinde bir araya gelinilen yerler olarak kullanlmıştır” dedi.

      iskocyada-bronz-cagina-ait-sauna-yapisi-ortaya-cikarildi-1

      Geçen yıllarda bir çok kere doğal erozyona maruz kalan binlerce yıllık site soğuk kış ve rüzgardan korumak amacıyla dolgu ile kaplanacak ve 2016 ilkbaharında kazı çalışmaları kaldığı yerden devam edecek.

      29.09.2015 heritagedaily.com Çeviri: Ayşen Yolcu

      by -
      691

      Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Başkanı İbrahim Bakır, Aspendos Antik Tiyatrosu’nun orijinal dokusuna uygun restore edilmediği iddialarına ilişkin, “Enine boyuna tekrar inceledik. Yaptığımız çalışmaları, restorasyonun ne durumda olduğunu yeniden gözden geçirdik. Yapılan işlemlerde tartışmaya konu olacak bir durum olduğunu düşünmüyoruz” dedi.

      Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi de olan Yrd. Doç. Dr. İbrahim Bakır, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bölge kurullarının mimarlar, sanat tarihçileri, arkeologlar, hukukçular ve şehir planlamacılarından oluşan bilimsel ve mesleki bir kurum olduğunu ifade etti. Kurulların tarihi yapıların tescilini yaptıktan sonra nasıl korunacağına yönelik kararlar aldığını söyleyen Bakır, bu sürecin analizlere ve bilimsel mesleki verilere dayalı detaylı çalışmalarla yapıldığını dile getirdi. Tarihi eserler üzerinde çalışmalar yapılırken kuruldaki uzmanların yerinde tespitler yaptığını belirten Bakır, restorasyon çalışmasının her aşamasının uzmanlarca titizlikle incelendiğini vurguladı. Bakır, Türkiye ‘de tarihi yapılara yönelik duyarlılık oluşmasının kendilerini mutlu ettiğini aktararak, şunları söyledi: “İnsanların bu konuyla yakından ilgilenmesi takdir edilecek bir durumdur ancak Aspendos’la ilgili konunun tartışılmasından önce bilgi sahibi olunması noktasında eksikliklerin bulunduğu kanaatindeyim. Önce bilgi sahibi olup tartışmayı yürütmek bizi daha sağlıklı sonuçlara götürecektir. Her yapılan işte bazı hatalar tabii ki olabilir. Burada bu anlamda bir hata olduğu kanaatinde değilim. Enine boyuna tekrar inceledik. Yaptığımız çalışmaları, restorasyonun ne durumda olduğunu yeniden gözden geçirdik. Yapılan işlemlerde tartışmaya konu olacak bir durum olduğunu düşünmüyoruz.”

      Aspendos’ta Neler Oldu?
      *Aspendos’taki Asıl Soru: Taşları Koymak Şart Mıydı?
      *Aspendos Antik Tiyatrosu’na Mutfak Mermeri Döşendi

      “İkisinin arasında 1840 yıllık tarih farkı var”
      Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun arkeolog üyesi Prof. Dr. Bilal Söğüt de kültür varlıklarını “göz bebeği” gibi nitelendirdiklerini ve bu eserlerin kendileri açısından çok önemli olduğunu ifade etti. Bu varlıklarının korunması için yürütülen restorasyon çalışmalarının, proje ile uygulama sürecinde yapılan harçlar ve kullanılan malzemelerin tek tek analiz edildiğine dikkati çeken Söğüt, bilimsel verilerle ortaya çıkan malzemeler dışında farklı bir malzeme kullanılma ihtimalinin bulunmadığına işaret etti. 

      Aspendos Antik Tiyatrosu’ndaki orijinal taşların incelendiğini anlatan Söğüt, şu değerlendirmede bulundu: “Restorasyonda kullanılan taşlar analiz edilip orijinaliyle birebir aynı malzemeyle yapılan taşlar. Burada iki malzeme arasındaki fark, biri eski diğeri yeni. Zaten restorasyon yapılan yerle orijinal malzemenin dünyaca kabul edilen Venedik Tüzüğü gereğince ayırt edilmesi gerekiyor. Bakıldığı zaman görülmesi gerekiyor. Yeni yapılan malzeme yeni gibi duruyor. İkisinin arasında 1840 yıllık tarih farkı var. Bir yıl sonra bu taşlar daha farklı görülecektir. Orijinal taşların üzerinde koyu patina bulunuyor. Bu 1840 yıl gibi bir süreçte oluşmuş bir tabaka. Aynı malzeme aslında. Aradaki farklılığı algılayamadığımız için yanlış yorumlar ortaya çıkıyor.”

      Söğüt, tek sorunun iki taş arasındaki renk olduğunu, uygun olmayan bir durumun bulunmadığını söyledi. Kurul olarak kullanılan malzemeyi incelediklerine vurgu yapan Söğüt, “O süreçte herhangi bir sıkıntı yok. Buradaki malzeme antik dönemdeki taşa uygun olan malzeme. Restorasyonda kullanılan taşlar da bu bölgeden alındı. Tek tek analizleri yapıldı. Uygun malzeme seçildi. Tesadüfen seçilen bir malzeme değil” diye konuştu. 

      “Türk arkeolojisi, dünya standartlarının üzerinde çalışmalar yapıyor”
      Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı ve Arkeoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Celal Şimşek de her yıl Türkiye’nin ve dünyanın değişik yerlerindeki kazı ve restorasyon çalışmalarını yerinde incelediğini aktardı.  Özellikle İtalya ve Yunanistan’da yapılan restorasyon çalışmalarını yakından izlediğini belirten Şimşek, Türk arkeolojisinin dünya standartlarının üzerinde çalışmalar yaptığını kaydetti. Şimşek, yaptıkları çalışmaları yurtdışındaki bilim adamlarının takdirle karşıladığının altını çizen Şimşek, yabancı arkeologlara verilen finans kaynağına göre kendilerine verilen imkanların çok iyi olduğunu dile getirdi. 

      “Basamakların üzerindeki ince işçilik tamamlanmamış”
      Aspendos Antik Kenti’nin dünyanın göz bebeği olduğunu vurgulayan Şimşek, şöyle konuştu: “Kentin bugün ayakta kalmasının en önemli sebeplerinden birisi Selçuklu döneminden itibaren sık sık restorasyon ve tamirat çalışmasının yapılmış olması. Restorasyon uzmanlık gerektiren bir iş, titiz çalışmak gerekir, hata yapma riski yoktur. Uzmanı olmayan kişiler konuşuyor. Buradaki restorasyon çalışmaları henüz tamamlanmamış. Tiyatronun gelecek nesillere ulaşması için deforme olan bölümlerin restorasyonunu yapılması gerekiyor. Özellikle oturma bölümlerinde yapılan restorasyonlar eleştiriliyor. Biraz içinde konglemera olan mermerle kireç taşı arası bir malzeme kullanılmış bu basamaklarda. Doğal malzeme seçilmiş. Basamakların üzerindeki ince işçilik tamamlanmamış. Onlar da aşama aşama tamamlanacak.”

      “Mutfak mermeri yorumları çok yanlış”
      Şimşek, restorasyonda kullanılan taşın açık renkli olmasının eleştirildiğini hatırlatarak, şöyle dedi:
      “Bu, doğal bir malzeme. 1840 yıl önce mimar Zenon burayı yaptığında bütün taşlar pırıl pırıldı, yeniydi. Zaman içinde patina oluştu. Bu doğal malzemenin üzerinde de zaman içinde patina oluşacak ve oturma basamaklarıyla uyum sağlayacaktır. Bir kaç yılda bile bu izlenebilir. ‘Mutfak mermeri’ gibi yapılan yorumlar çok yanlış. Buradaki taşa en uygun taş seçilmiş. Buna hemen tutup ‘mutfak mermeri’ tabiri yapılmasını arkeoloji bilimine emek verenlere saygısızlık olarak görüyorum.”

      30.09.2015 Radikal

      by -
      684

      Yerleşik hayatın M.Ö. 9 bin yıl öncesine kadar uzandığı Aşıklı, insanlık tarihinin en önemli değişim ve dönüşüm süreçlerinden biri olarak avcı-toplayıcı ve göçer yaşamdan yerleşik yaşama geçiş sürecini izlemeye imkan sunan bir bilgi altyapısı sağlıyor.

      Türkiye’de yabancı ve yerli turistlerin antik kentlere, arkeolojik yapılara yönelik gezilerinde popüler ilgi alanları genellikle Grek ve Roma dönemine dairdir. Ayakta olan görkemli antik kentler, stadyumlar, tiyatrolar, agora ve nekropoller, kanalizasyonlar, tapınaklar… Antik gezilerde insanlar çoğunlukla fotoğrafını çekip daha sonra paylaşabilecekleri somut, görkemli yapılara odaklanır. Böyle fotoğraf vermeyen höyük kazıları ise meraklıları dışındakiler için pek ilgi konusu olmazlar. Oysa bu kazılar, diğerleriyle kıyaslandığında bizi binlerce yıl öncesine götürür ve insanlığın hikayesine dair çok önemli bilimsel veriler sunar. 

      Yerleşik hayatın MÖ 9 bin yıl öncesine kadar uzandığı Aşıklı, insanlık tarihinin en önemli değişim ve dönüşüm süreçlerinden biri olarak avcı-toplayıcı ve göçer yaşamdan yerleşik yaşama geçiş sürecini izlemeye imkan sunan bir bilgi altyapısı sağlamıştır. Orta Anadolu’nun Volkanik Kapadokya bölgesindeki bir höyük yerleşmesi olan Aşıklı Höyük, Aksaray’ın merkezinin 25 kilometre doğusunda Kızılkaya köyünde, Melendiz Çayı’nın kenarında bulunuyor. 

      BİRÇOK BİLİMSEL DİSİPLİN AÇISINDAN VERİ SUNUYOR
      Aşıklı Höyük’ün insanlığın birikimi açısından bize ne gibi bilgiler sunduğunu öğrenmek için buradaki geziniz ve tabelaların size söylediklerinden daha detaylısını kazı ekibinin kaleminden ‘asiklihoyuk.org’ adresinde bulabilirsiniz. İnternetten o adrese tıkladığınızda sizi şu ifadeler karşılayacak: “Alınan ilk sonuçlar, kolektif yaşamdan bireyselliğe, barınaktan konuta, yabani hayvanların evcilleştirilme sürecine, küçük ölçekten kalabalık grupları besleyebilecek tarım uygulamalarına, pişirme teknikleri, alet yapımı, çevre koşullarında yaşanan değişim ve gelişimlere kadar yaşamın her alanı ile ilgili bilgi sağlamıştır. Mimarlık tarihi, tıp tarihi, teknoloji tarihinin yanı sıra sosyal tarih, antropoloji, toplum bilim alanlarında güncel tartışma konularını oluşturan kamusal alan, eşitlikçi toplumlar, kolektif yaşam, paylaşım gibi pek çok kavramın ve uygulamanın ilklerinin izlendiği Aşıklı’daki çalışmalarımız, ‘daha iyi bir gelecek’ amacıyla tasarlanan yaşam modellerine katkı sağlayacak yorum ve tartışma zemini oluşturur, veri sağlar, düşünce zenginliğine yönlendirir.”

      ON BİN YIL ÖNCEKİ KONUTLARIN DENEYSEL KARŞILIKLARI
      Aşıklı Höyük kazı alanını gezdiğinizde, burada on bin yıl önce insanların yaşadığı konut biçiminin deneysel karşılıklarının inşa edildiğine tanıklık edeceksiniz. Bu canlandırma insanı heyecanlandırıyor. Mimarlık tarihinin önemli gelişim ve dönüşüm süreçlerini Aşıklı Höyük’te izleyebilmek mümkün: Mimaride saz ve ağaç gibi doğadan temin edilebilen malzemelerin kullanımı, kerpiç üretimi ve inşa malzemesi olarak tercih edilmesi, oval planlı kulübelerden dörtgen planlı konutlara geçiş.

      AŞIKLI’NIN GÜNÜMÜZE TAŞINMASI SÜRECİ
      İlk kez 1963 yılında Hititolog Edmund Gordon tarafından saptanan Aşıklı Höyük’te ilk kapsamlı çalışma 1964-65’te Ian Todd tarafından gerçekleştirilmiş. Bu çalışma, yüzey toplaması, kesit çalışması ve tarihlendirmeye odaklanmış. Aşıklı Höyük’teki ilk arkeolojik kazı çalışmaları ise, 1989 yılında, Mamasun Barajı’nın su düzeyinin yükseltilmesine karar verilmesi dolayısıyla höyüğün olasılıkla su altında kalacağının anlaşılması üzerine İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı tarafından başlatılmış. Bu kazılar Prof. Dr. Ufuk Esin başkanlığında gerçekleştirilmiş, ikinci başkanlığı ise Dr. Savaş Harmankaya yapmış. 2000-2003 yılları arasında çalışmalar Prof. Dr. Nur Balkan Atlı başkanlığında devam etmiş; 3 yıllık bir aradan sonra ise 2006 yılında Prof. Dr. Mihriban Özbaşaran ve Dr. Güneş Duru tarafından yeni amaçlar ve yöntemler ile farklı ülkelerden uzmanların da katılımıyla disiplinler arası araştırmaları kapsayan ikinci dönem kazı ve araştırma çalışmaları başlatılmış.

      Aşıklı Höyük 2. dönem araştırma ve kazı projesi şu temel alanlara odaklanıyor: “Çevre-paleoçevre, iklim, bölgesel ve yerel hammadde kaynakları; mevsimsel/geçici yerleşmeden yerleşik yaşama geçiş; mekan kullanımı – mekan yenileme, yapı sürekliliği; sosyal organizasyon, sosyal yapı, roller ve kurallar; alan antropolojisi – ölü gömme gelenekleri, sosyal yapı, sağlık, nüfus, beslenme – toplama, üretim, işleme, depolama, tüketim, atım; avcılık – av hayvanları, ortam, insan-hayvan ilişkisi, proto-domestication; ateş – pişirme ve ısınma yöntemleri, ocaklar, yakacak sorunu; toplumsal inançlar – gelenekler, kutlamalar; günlük faaliyetler, obsidyen işçiliği – teknolojik, tipolojik, işlevsel, sürtme taş, sepetçilik, deri işleme, kireç yapımı.”Bu çalışmalar için yerli ve yabancı uzmanların yanı sıra, çeşitli laboratuvarlarla da iş birliği yapılmış.
      İnsanlığın kültürü, üretim sürecinden, onun etrafında şekillenen tüm toplumsal ilişkiler bütünü içerisinde yapıp ettiklerinin toplamını kapsar. Aşıklı Höyük kazıları, insanlığın on bin yıl öncesine dair kültürünü anlamak, günümüze etkilerini görmek ve geleceğe dair anlamlı sonuçlar çıkarmak bakımından müthiş bir zenginlik sunuyor. Ve sabırla kazmaya devam ettikçe de, petrolden ya da altından daha değerli, daha çok ihtiyacımız olan kaynaklara ulaşabileceğimizi kesinlikle söyleyebiliriz.

      BEYİN AMELİYATI İZİ
      Arkeolojik kazıların veriler sunduğu alanlardan biri de tıp bilimidir. Daha önce Burdur, Gölhisar’daki Kibyra antik kentini gezdiğimde orada bulunan buluntular içinde bir beyin ameliyatına da tanıklık edildiğini öğrenmiştim. Aşıklı Höyük kazısı ise, ondan 8 bin yıl öncesinde Aşıklı’da bir beyin ameliyatının izini bugüne taşıyor. İnsan gerçekten hayret ediyor.

      Aşıklı Höyük’te bulunan iki ayrı kafatası, tıp tarihi bakımından önemli veriler sunuyor. 20-25 yaşındaki genç bir kadının kafatasında beyin ameliyatı izi saptanmış, cerrahi bir operasyon sonucu olduğu tespit edilen deliğin açılmasından sonra kadının hayatta olduğu ve ameliyattan sonra bir hafta kadar daha yaşadığı anlaşılmış. Başka bir kafatasında ise çene kemiğinde çok ustaca yapılmış otopsi izleri belirlenmiş. Anadolu’nun ilk beyin ameliyatı olarak kabul edilen genç kadına ait kafatası Aksaray Müzesi’nde sergileniyor.

      MEKAN İLE TEZAT BİR DUVAR YAZISI: KÜRT GİREMEZ
      Aşıklı Höyük’te on bin yıl önce yaşayanların insanlık tarihine önemli katkılarına tanıklık etmiş olmanın heyecanı ile kazı alanından ayrıldıktan kısa bir süre sonra, yol kavşağındaki duvarda günümüz insanının bu mekan ile tezat bir marifetine tanıklık  ediyoruz: ‘Kürt giremez’. Bu da tarihin bir ironisi herhalde. On bin yıl önce insanlar nelerle uğraşmış, şimdi ise aynı topraklar üzerinde beyni nelerle meşgul insanlar var.

      29.09.2015 Evrensel Haber: Fatih Polat

      by -
      740

      Antalya’daki Aspendos Antik Tiyatrosu’ndaki basamaklar ve oturakların restore edilmesi sırasında kullanılan taşlar üzerine çıkan tartışmayı uzmanlar değerlendirdi.

      Kültür ve Turizm Bakanlığı, yaptığı açıklamada orijinal taşlara uygun “Korkuteli Beji” rengindeki kireç taşının kullanıldığını ve yıllar içinde taşların orijinal rengini alacağını belirtti.

      Tüm Restoratörler ve Konservatörler Derneği Başkanı Nazım Can Cihan, İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden Prof. Dr. Zeynep Ahunbay, Arkeologlar Derneği İstanbul Şube Başkanı Yiğit Özar, esas tartışılması gerekenin Aspendos’un neden eksik taşları yerine konarak bütünleme yöntemiyle yeniden kullanıma açılacağı olduğunu belirtti.

      Can: Taş konacaksa başka alternatif yok
      Asıl tartışılması gereken neden Aspendos tekrardan binlerce kişinin kullanacağı bir hale getirildi. Eksik basamaklara hiç müdahale edilmeyebilirdi. Konservasyon ve restorasyon arasındaki fark bu. Sadece bozulmayı durdurmak istiyorsak çok az müdahaleyle olduğu gibi koruyabiliriz. Restorasyonda ise kabaca bir onarım var ve eklentiler yapılabiliyor; o zaman da müdahale artmış oluyor.

      Aspendos’ta verilen karar doğrultusunda yeni basamaklar eklenerek yapı bütünlenmek istenmiş. Sonuçta konserlerde daha yüksek desibel kullanılacak bu da mühendislik alanına giren ayrı bir tartışma konusu.

      Ancak yeniden kullanıma açılması kararı verildiyse özgün taşa en yakın olan taş kullanılsa dahi ortaya çıkan görüntü kaçınılmaz budur. Bakanlığın açıklaması bu noktada tatmin edici. Özgün taşa en yakın taş kullanılmış, sonuçta taş ocaktan öyle çıkar, rengi açıktır. Zamanla eskimeye başlar. Yani başka bir alternatif yok. O taşlar boyansaydı iki yıla aşınırdı, zaten güzel de olmazdı.

      Ahunbay: Bütünleme kararını kim verdi?
      Arkeolojik tiyatrolarda kullanım sorunu var. Oraları konser ve etkinlik için kullanmak adına eksik yerlerinin bütünlenmesi isteniyor. Bütünlemek şart mıydı? Arkeolojik eserin restorasyonu bilimsel bir çalışmadır, bütünlemek zorunda değilsinizdir. Bu karar nasıl verildi? Bilimsel bir heyet mi verdi? Kritik konular bunlar, genel restorasyon sorunları.

      Sonuçta ortaya çıkan görüntüde o kadar çok yama olması rahatsız edici. Restorasyonda orijinal ve yeninin ayırt edilmesi için birbirinden farklı olması kuralı vardır. Ancak buradaki müdahaleler daha az tutulabilirdi. Her yeri bütünlemek yerine daha az yer bütünlenebilirdi, vs.

      Ozar: Tartışma biçimi bilimsel değil, refleksif
      Bakanlığın açıklamasında taşlarla ilgili gelen eleştirilere yanıt verilmiş. Ama neden bütünleme yapılması gerektiğine dair bir yanıt yok. Oysa asıl tartışılması gereken de bu.

      Konunun bir başka boyutu da son dönemde bu konuya dair yürütülen tartışmanın biçimi. Maalesef restorasyonla ilgili tartışmalar  bilimsel olmayan, refleksif yorumlarla yapılıyor. Bu da politika yapmak için kültürel mirasın korunmasının alet edildiği sonucunu yaratıyor. Halbuki tam tersi olmalıydı.

      29.09.2015 bianet.org

      by -
      774

      UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne giren Efes Antik Kenti’nin güneydoğusunda bulunan Çukuriçi Höyüğü’nde yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkan amulet figür (taşıyanı tehlikeli dış etkilerden, hastalıklardan koruyacağına inanılan, doğal ya da el yapımı nesne), Efes’in, 9 bin yıllık bir şehir olduğunu ortaya çıkardı. 

      Siyah taştan yapılmış, ortasındaki delikten bir takı olarak kullanıldığı değerlendirilen 2,1 santimetrelik figürün, çeşitli kaynaklarda kuruluşu milattan önce 6 binli yıllara işaret edilen, en parlak dönemlerini Helenistik ve Roma dönemlerinde geçiren ve Roma’nın Asya eyaleti başkenti olan Efes Antik Kenti’nin tarihini bin yıl daha geriye götürdüğü belirtildi. 

      Neolitik Dönem’e kaydedildi
      Efes Müzesi’ndeki “Çağlar Boyu Efes” salonunda sergilenen figür hakkında bilgi veren müze müdürü Cengiz Topal, söz konusu figürün 2013 yılında Çukuriçi Höyüğü kazılarında bulunarak müzeye teslim edildiğini söyledi.

      Topal, figür hakkında uzman ekiplerin tarihlendirme çalışması yaptığını anlatarak, şunları kaydetti: “Figür, kazı ekibinin değerlendirmelerine göre milattan önce 7 bin yıl öncesine, yani Neolitik Döneme tarihlendirildi. Figür, Neolitik Döneme tarihlendirilince Efes ve çevresindeki yerleşme tarihinin de milattan önce 7 binlere uzandı. Figürün üzerindeki detaylar, tamamen Neolitik Dönemin izlerini taşıyor. Figürdeki göğüs ve kalça gibi unsular abartılı, kazıma tekniği ile yapılmış, yüz detaylandırılmamış. Amulet şeklinde kullanıldığı için de boyun kısmında bir delik var.”

      Efes’in tarihini değiştiren 9 bin yıllık takının, Anadolu’nun farklı yerlerindeki kazılarda ortaya çıkan örneklerle benzerlik taşıdığını anlatan Topal, “Benzer örneklerine Burdur’daki Hacılar Höyüğü ile İzmir Kemalpaşa’daki Ulucak Höyüğü’nde ve Yunanistan’da rastlandığına dair veriler var” dedi. 

      “Batı Anadolu’nun yerleşim tarihini yeniden gözden geçirdik”
      Topal, bulunan figürün Efes’in tarihini değiştirdiğini savunarak, söyle devam etti: “Efes’in tarihi daha önceki verilere göre ilk olarak milattan önce 4 bin 500’lere daha sonra 6 binli yıllara konumlandırıldı. Ancak Çukuriçi Höyüğü ve Arvalya Höyük gibi alanlardaki kazı ve araştırma çalışmalarından yola çıkarak bunun artık Neolitik Dönem yani 7 bininci yıllar olduğu rahatça söylenebilir. Efes’in tarihi 9 bin yıl öncesine dayandı diyebiliriz.

      Bu figür, bölgedeki hatta bütün batı Anadolu’daki yerleşim tarihini yeniden gözden geçirmemize sağladı. İzmir ve çevresindeki son yıllarda yapılan kazı çalışmalarında bu bölgede yerleşim tarihlerinin çok daha eskilere yani en azından Neolitik Döneme, 7 binlere kadar gittiği, bunun da günümüzde 9 bin yıl öncesine kadar gittiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.” 

      28.09.2015 Radikal

      by -
      730

      Antalya’nın Demre ilçesindeki Andriake antik kentinde yürütülen kazılarda, millattan sonra 5-6’ıncı yüzyıldan kaldığı tahmin edilen Bizans dönemine ait tabanı mozaiklerle kaplı kilise ortaya çıkarıldı. 

      Andriake ve Myra antik kentlerinde eş zamanlı yürütülen kazıların başkanı ve Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Nurettin Öztürk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ortaya çıkarılan yeni buluntular ile ilgili bilgi verdi. 

      Myra antik kentindeki kazıların, daha önce keşfedilen Likya dönemi hamamının ortaya çıkarılmasına yönelik çalışmalarla devam ettiğini anlatan Öztürk, Andriake antik kentinde süren eş zamanlı kazılarda ise “A kilisesi” olarak adlandırılan Bizans dönemi kilisesinin gün yüzüne çıkarıldığını bildirdi. 

      andriake-antik-kentinde-mozaik-tabanli-kilise-bulundu-1

      “Bazilikal planlı bir kilise”
      Ortaya çıkarılan kilisenin zemininin mozaik kaplı olduğunu ifade eden Öztürk, şunları kaydetti: “Üç nefli (birbirinden sütun ya da paye dizileriyle ayrılan mekanlar) bazilikal planlı bir kilise. Zeminin ilk yapıldığı yıllarda tamamen mozaiklerle kaplı olduğunu düşünüyoruz. Bazı kısımlarında mozaikleri sağlam kalmış durumda. Zamanla aşınma ve tahribat söz konusu. Kilisenin duvarları gayet sağlam. Sütunlar devrilmiş ve kırılmış bir durumda ortaya çıkarıldı.”

      Öztürk, mimari parçalardan özellikle sütun başlarından yola çıkarak kilisenin M.S. 5-6’ncı yüzyıla ait olduğunu düşündüklerini belirterek, kilise içerisinde daha ayrıntılı bilgilerin yer aldığı yazıt parçaları da bulunduğunu söyledi.

      Kilisede çok sayıda mimari parça ve yazıt olduğunu dile getiren Öztürk, buluntuların incelenmesinden sonra ait olduğu dönemle ilgili kesin bilgilere ulaşacaklarını kaydetti.

      andriake-antik-kentinde-mozaik-tabanli-kilise-bulundu-3

      “Uzun dönem önemini koruyan ticari bir merkez”
      Myra-Andrieake Antik Kenti Kazı Başkan Yardımcısı Mehmet Kayhan Murat da Andriake’nin, antik dönemde  Akdeniz’deki ticari hareketliliğin yoğun yaşandığı liman olması dolayısıyla önem taşıdığını belirtti.

      Murat, bölgedeki kazılarda elde edilen buluntular ve çeşitli şehir devletleri sikkelerinden yola çıkılarak bölgenin uzun dönem önemini koruyan bir ticari merkez olduğunun kanıtlandığını kaydetti. 

      “Granarium” önünde içlik olarak tabir edilen mekanlarda da kazı çalışmaları yapıldığını anlatan Murat, Roma dönemine tarihlenen seramik parçaları ve sikkeler bulunduğunu, bulguların farklı tarihleme vermesinin, yapıların uzun dönem yerleşim gördüğünü kanıtladığını bildirdi.

      29.09.2015 Radikal

      by -
      1235

      Dünyanın en önemli kültürel varlıklarından Aspendos Antik Tiyatrosu’ndaki basamaklar ve oturaklar orjinal koyu gri yerine beyaz mermer kullanılarak restore edildi.

      Antalya’nın Serik ilçesindeki tiyatro, restorasyon için yedi sekiz ay kapalı tutulmuştu. Restorasyon Antalya Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından gerçekleştirildi. Tiyatro, UNESCO Dünya Miras Listesi’ne aday.

      ‘Çok üzücü’
      Antalya Kent Konseyi Turizm Çalışma Grubu Başkanı Recep Yavuz, Aspendos’taki restorasyonu gördüğünde çok üzüldüğünü belirterek son zamanlarda ülkemizde restorasyon faciaları yaşandığını, hatta bunların birkaçının, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müdahalesiyle elden geçirildiğini kaydetti. Yavuz, “Tabi ki bunlara müdahil olunuyor, birtakım düzeltmeler oluyor ama Aspendos’ta yaşadığımız da çok üzücü” dedi.

      aspendos-antik-tiyatrosuna-mutfak-mermeri-dosendi-1

      ‘Mutfak mermeri gibi’
      Aspendos’taki tadilatta oturak yerleri ve merdivenlerin beyaz, mutfak mermeri tarzında kaplandığını kaydeden Yavuz sözlerini şöyle sürdürdü: “Aspendos’un taşının rengi koyu ve açık gri. Tabii ki bunu bilim adamları ve işinin ehli kişiler daha iyi bilecektir ama bir izleyici, turizmci ve kokartlı bir rehber olarak şunu söyleyebilirim; girdiğiniz anda restore edilen yerin göze çarpmaması gerekir. Zaten restorasyonda amaç budur. Siz oraya gittiğinizde zaten direkt o bembeyaz mermerleri görüyorsunuz ki çok can sıkıcı. Tiyatronun resmini bize vermeyen bir görünüm çiziyor. O yüzden çok üzücü buldum.”

      “O basamaklar yokken tiyatronun görünümü çok daha iyiydi” diyen Yavuz,  ortaya çıkan manzarayı ‘çok zavallı bir görünüm’ diye niteledi.

      28.09.2015 diken.com.tr