Çarşamba, Temmuz 26, 2017

Monthly Archives: Mayıs 2017

by -
116

İstanbul Ümraniye’deki operasyonda, tarih öncesi döneme ait fosiller, Roma ve Bizans dönemlerine ait sikkeler ile farklı dönemlere ait metal objeler ele geçirildi.

istanbulda-roma-ve-bizans-donemine-ait-eserler-ele-gecirildi

İstanbul Emniyet Müdürlüğünden yapılan açıklamaya göre, Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğünce tarihi eser satmak istediğine dair ihbar alınan K.B’nin evine operasyon gerçekleştirildi.

K.B’nin evinde yapılan aramada, tarih öncesi döneme ait 435 fosil, Roma ve Bizans dönemlerine ait 355 sikke, Roma dönemine ait pişmiş toprak minyatür amfora ve sigilitta kap, farklı dönemlere ait bronz ve metal obje bulundu.

Olayla ilgili yakalanan K.B. hakkında 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununa muhalefet suçundan adli işlem yapıldığı kaydedildi.

31.05.2017 TRT Haber

by -
116

Mersin’in Mezitli İlçesi’ndeki Soli Pompeiopolis Antik Kenti’nde içerisinde yer alan gökbilimci ve filozof Aratos’un anıt mezarı, günümüzde tarım arazisi olarak kullanılıyor. Üzerinde sera bulunan anıtsal mezar gün ışığına çıkarılmayı bekliyor.

mersinde-unlu-gokbilimci-aratosun-anit-mezari-tarim-arazisi-olarak-kullaniliyor

Tarihi ve kültürel zenginliği Türkiye’ye kazandırmanın son derece önemli olduğunu belirten Mezitli Belediye Başkanı Neşet Tarhan, “Dünyaca ünlü Helenistik dönem gökbilimcisi ve şair Aratos’un memleketi Soli’deki anıtsal mezarı tarım arazisinde. Özel mülkiyet içinde kaldığından ziyarete açık değil. Sütunların yanında bulunan portakal bahçesinin altında kalmış olan Aratos’un mezarı var ama yeryüzüne çıkarılabilmiş değiliz. Bu da maalesef bu tür değerlere devlet olarak gereken değeri vermediğimizin açık göstergesidir” dedi.

Bu Zenginlikleri Ülkemize Kazandırmalıyız
Antik kentin sütunlarının dahi pek çoğunun toprak altında bulunduğuna dikkat çeken Tarhan, şöyle devam etti: “Soli sütunlarının güneyinde denizle birleşen noktada henüz daha ortaya çıkarılamayan aktif liman yine buranın dünya üzerindeki en büyük örnek olduğunu gösteriyor. Kültür Bakanlığı’ndan gerekli desteği alamıyoruz. Ancak son iki yılda Büyükşehir Belediyesi’nin katkısı ve bizim katkımızla önceki yılara göre biraz daha yoğun şekilde kazı çalışmaları ilerlemeye başladı. Ama elbette ki yeterli dememiz mümkün değil. Bu tarihi ve kültürel zenginlikleri ülkemize kazandırmalıyız.”

Arkeolojik açıdan Kilikya tarihinin önemli hazinelerden biri olan antik kentte kazı yapan Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Müzecilik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Remzi Yağcı ise şu değerlendirmeyi yaptı:
“Söz konusu arazi rant bölgesinde olduğu için rayiç bedelleri yüksek çıkıyor. Vatandaş devletin teklif ettiği parayı kabul etmiyor ama devlet de belirlenen rayiç bedelini yüksek bularak ödeme yapmıyor. Rayiç bedelin ödenmemesi üzerine alan kamulaştırılamıyor. Böyle olunca da Aratos hala toprak altında bekliyor.”
Antik kentin yanına dikilen Türkçe ve İngilizce tabela ile Aratos’un mezarının bölgede olduğu vatandaşın bilgisine sunuluyor.

mersinde-unlu-gokbilimci-aratosun-anit-mezari-tarim-arazisi-olarak-kullaniliyor-1

Aratos Kimdir?
Aratos (İ.Ö 315-245) Helenistik dönemin ünlü bir şairi gökbilimcisidir. Meteoroloji, matematik ve botanik üzerine çalışmıştır. Zamanın en önemli bilimsel yapıtlarından ‘Phainomena-Gök Olayları’ Romalılarca sevilmiş ve Cicero daha sonra da Caesar Germanicus tarafından Latinceye çevrilmiştir. Phainomena kendisinden sonraki gökbilimcilerin temel başvuru kaynağıdır. Gözlemlere dayalı zamanı ölçme ve hava tahminleri üzerine yazılan eser özellikle gemiciler tarafından kullanılmaktaydı. Aratos, Gök Olayları’nda o zamana kadar bilinen 48 takım yıldızı listelerken çizimlerini yapmış ve şiirsel bir dil kullanarak tanımlamıştır.

31.05.2017 Hürriyet

by -
666

‘7 bin yıllık buğday yetiştirildiği’ yönünde medyada yer alan haberlere Kültepe Kazısı Başkanı Fikri Kulakoğlu’ndan yalanlama geldi.

7-bin-yillik-bugday-yetistirildigi-yalanlandi

Gazete Duvar adlı site yer alan habere göre Kültepe Kazısı Başkanı Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu, Kayseri’de devam eden Kültepe kazılarında bulunan küplerin birinden çıkan buğday ve arpa tanelerinin ‘peşine düşen’ ve sonunda ‘bir kaç tohum alabilen bir mikrobiyoloji uzmanının’ 7 bin yıl öncesinden kalan bu buğdayı Muğla Marmaris’te yeniden yetiştirdiği yönündeki haberleri yalanladı.

Prof. Kulakoğlu’nun açıklamaları şöyle: “Bu haberin neresini düzelteceğini bilemiyorum. Bu asılsız haberi, ulusal medyanın saygın temsilcilerinde görmenin, hele hele manşetlerde görmenin şaşkınlığını yaşıyorum. Madem bu buğday tohumları Kültepe kazılarında bulunmuş, o zaman bir de Kültür Bakanlığı veya Kültepe kazılarının sorumlusu ile de konuşmak, onlardan da görüş almak gerekmez miydi? Kültepe’de henüz 7 bin yıllık bir yerleşime rastlanmadı. Habere göre ise Kültepe’de 7 bin yıllık yerleşme varmış ama kazı başkanı olarak ben bunun farkında olmadığım gibi kazıdan çıkan küplerden de haberim yok!
Bu arada kendi kazımdan çıkan tohumlar da çalınmış ama ben bunun da farkında değilim! Oysa bugüne kadar Kültepe kazılarında hiç buğday bulunmadı. Ama birileri, üstelik ‘uzun uğraşlar sonucunda’ bu tohumları ekip yeşertmiş! İşin en garip ve en acıklı tarafı, bu tohumları çalan kişi işlediği suçu, acar Türk medyasında itiraf etmiştir. Bunun sonuçları hemen bilimsel bir dergide, mesela Science veya Nature’da yayınlanmalı! Bilim dünyasını bu büyük keşiften mahrum etmemeliler!
! Latife bir tarafa. Yoğun bir gündem yokmuş gibi görünen günlerde, böyle haberlerin çıkmasına artık alıştık. Ne diyelim, hem bilim yapmak, hem de bilimsel haber yapmak, bugünlerdeki en ucuz işlerden biri! Çok iyi biliyorum ki, bu haber, benzerlerinde olduğu gibi, bir kaç gün içinde medyamızın İngilizce versiyonlarında da yer alacak ve onlardan alıntı yapan yabancı medyada da yayınlanacak. Bendeniz de bu haberin hayal ürünü olduğunu anlatmak için çırpınıp duracağım!”

Ne olmuştu
Kayseri Kültepe kazıları sırasında bulunan 7 bin yıllık siyez buğdayı mikrobiyoloji uzmanı Metin Öztürk’ün organik tarım özverisi ile ürün verdi. Muğla’nın Marmaris ilçesinde kiraladığı arazide dört yıl önce organik tarıma başlayan Metin Öztürk, siyez buğdayının, Türkiye’nin buğday ihtiyacını karşılayabileceği gibi ihraç da edilebileceğini savunuyor.
Üç yıl önce, Kayseri Kültepe kazıları sırasında bulunan küplerden birinin içinden buğday ve arpa taneleri çıktığını duyan Metin Öztürk, bu tohumların peşine düştü. Uzun uğraşlar sonunda, geçmişi 7 bin yıl öncesine dayanan hakiki Anadolu buğdayı ‘Siyez’den birkaç tohum alabildi. Bunları tarlasına ekip çoğaltmak için kolları sıvadı.

by -
127

Niğde’de bir evin içinde kaçak kazı yapan 3 kişi, jandarma tarafından suçüstü yakalandı.

nigdede-bir-evde-kacak-kazi-yapan-3-kisi-yakalandi

Merkeze bağlı Alay Beldesi’nde uzun süredir kullanılmayan bir evde kaçak kazı yapıldığı ihbarı üzerine jandarma ekipleri operasyon düzenledi.

20 Metrelik Kuyu
Evin içine 20 metrelik bir kuyu kazarak kaçak kazı yaptığı belirlenen E.S., M.S. ve İ.O., suçüstü yakalanarak gözaltına alındı.

nigdede-bir-evde-kacak-kazi-yapan-3-kisi-yakalandi-1

Evde yapılan aramada, detektör, kazma ve kürek ve açılan kuyudaki toprağa çıkarmak için kurulan çıkrık ele geçirildi. Jandarma malzemelere el koyarken, başlatılan soruşturma sürüyor.

26.05.2017 Karar

by -
145

Bursa’nın Nilüfer ilçesinde yer alan Aktopraklık Höyüğü’nde küçük boy canlıları avlamak için kullanılan 8500 yıllık sapan taşları bulundu.

bursadaki-aktopraklik-hoyugunde-8500-yillik-sapan-taslari-bulundu

Bursa’nın merkez Nilüfer ilçesindeki Aktopraklık Höyüğü’nde, bugün ‘Filistin sapanı’ olarak bilinen fırlatma düzeneğine benzer av aletlerinde kullanıldığı düşünülen, aerodinamik özelliğe sahip 8500 yıllık sapan taneleri bulundu. 

İstanbul Üniversitesi (İÜ) Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Grubu Başkanı Doç. Dr. Necmi Karul, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 8500 yıllık tarihe ışık tutan Aktopraklık Höyüğü bölgesindeki kazıların 2004’te kurtarma kazısı olarak başladığını hatırlattı. Karul, Akçalar Mahallesi Hasanağa Sanayi Bölgesi’nin içinde kalan höyükteki arkeolojik kazıların biraz aşarak alanın arkeoloji okuluna ve açık hava müzesine dönüştüğünü belirtti.

Aktopraklık’ta M.Ö. 6500 yıllarından M.Ö. 5500 yıllarına kadar geçen sürede ile ilgili beslenme, avlanma ve boncuk gibi materyaller bulduklarını aktaran Karul, “Kazı yaptığımız alanda, bugünle karşılaştırdığınızda yaşadıkları mekanlar, kullandıkları eşyalar, yapıların içindeki birtakım ögeler, çevrelerinden nasıl faydalandıklarını gösteren kalıntılar bize iyi ya da kötü durumda korunmuş şekilde ulaştı.” dedi. Karul, farklı uzmanları bir araya getirerek tarih öncesinden kalan buluntuların bazılarını arkeometrik yöntemlerle, bazılarını kazı yöntemleriyle bazılarını da ilgili laboratuvarda inceleyerek onları kurgulamaya, tarih öncesini yeniden canlandırmaya çalıştıklarını ifade etti.

bursada-aktopraklik-hoyuk-arkeopark-ve-acikhava-muzesi-acildi

“Bu tür aletlerin kullanımına yönelik en eski örnekler”
Buluntular arasında bugün “Filistin sapanı” olarak bilinen av malzemelerine benzer materyallerde kullanıldığını düşündükleri taş türlerinin yer aldığına değinen Karul, şöyle devam etti: “Aktopraklık örneğinden gidersek burada bulduğumuz materyaller, bu tür aletlerin kullanımına yönelik en eski örnekler arasında yer alıyor. Yaklaşık olarak M.Ö. 6000’li yıllardan itibaren bu bölgede av silahı olarak yoğun olarak bu sapan tanelerinin kullanıldığını biliyoruz. Bu sapan tanelerini insanlar arasında kavga aracı olarak değerlendirenler de var ama başka veriler bunu desteklemiyor. O dönemde yaşayan insanların, bu sapan taşlarını özellikle orta boy, küçük veya hızlı hareket eden kuş ve tavşan gibi canlıları avlamada, yani beslenmelerini sağlamaları için av silahı olarak kullandığını düşünüyoruz.”

Ağırlığını kaybetmemesi için fırınlanmamış
Karul, bulunan sapan tanelerinin çift konik şeklinde yapıldığını ve aerodinamik özelliğe sahip olduğuna işaret ederek şunları söyledi: “Fırlatmanın isabetli olabilmesi, fırlatılan nesnenin yalpalamaması ve istenilen hedefe ulaşması için bir aerodinamik özelliğinin olması lazım. Tanelerin de bu şekilde şekillendirilmesi gerekiyor. Bulduğumuz sapan taneleri de aerodinamik özelliğe sahip. O dönemdeki insanların bu teknolojiyi, bu aerodinamik özelliği çözdüklerini gösteriyor. Bulduğumuz sapan taneleri kilden yapılmışlar. Çoğu kez armut biçiminde tek tarafı konik, alt tarafı yuvarlatılmış şekilde yada çift konik biçiminde şekillendirilmişler. Bu taşlar avucun içine sığabilecek boyuttalar. Bunlar fırınlanmamış. Büyük bir olasılıkla hafif kurutuyorlar. Çoğu kez fırınların yanında toplu halde bulduk bu taşları. Fırınlandığında içindeki suyu kaybedecektir. Bünyesindeki suyu kaybetmemesi ama yeterli sertliğe ulaşması için belirli bir miktarda ısıttıklarını düşünüyoruz. Bu sayede ağırlığını koruyan çarptığı yerde de parçalanarak etkisi artan bugünkü silahlarda saçma gibi bir silaha dönüştüklerini görüyoruz.”

bursadaki-aktopraklik-hoyugunde-8500-yillik-sapan-taslari-bulundu-1

“200 metreye kadar istenilen hedefe atılabiliyor”
Bu tanelerin etnografik örneklerden yola çıkarak fırlatma aracıyla avlanmada kullanıldığını düşündüklerine dikkati çeken Karul, “Bu sapan tanelerini kullanmak için bugün ‘Filistin sapanı’ olarak adlandırdığımız büyük bir olasılıkla bir ipe bağlı olan derinin içine konup çevrilerek atıldığını düşünüyoruz. O tür malzemeler organik olduğu için günümüze ulaşmıyor ama içine kullandıkları kilden yapılmış taneleri bulabiliyoruz.” dedi.

Deneysel çalışmalarda bu tür av malzemelerinin 200 metreye kadar istenilen hedefe atılabildiğini ve 200 metrede etkili olduğunu bildiklerini vurgulayan Karul, şunları kaydetti: “Bu sapan tanesi, fırlatma aracının içine konulduktan sonra çevriliyor. İstenilen hıza ulaştıktan sonra iplerden birinin serbest bırakılarak içindeki sapan taşı, hedefe fırlatılıyor. Etnografik örnekler bunu destekliyor. Bu sapan taneleri, çoğu kez bir arada bulunan buluntular. Ağırlıklı olarak fırınların yanında bulduk. Bine yakın sapan tanesi bulduk. Zaten kullanıldığında bir yere çarptıkları için veya ava gidilen yerde fırlatıldığında orada kaldığı için bulunma şansları yok çünkü yerleşmenin dışında olan durumlar. Burada bulduklarımız da ava gitmeden önce hazırlanan toplu buluntular şeklinde.”

29.05.2017 haberler.com

by -
438

Anadolu’nun bilinen en eski yazılı belgesi, Aksaray ilindeki Acemhöyük kazılarında ele geçti. “Kaya kristalinden” bir parça üzerine kazınmış, tek satırlık bu yazıt; yalnız Anadolu’nun değil, Avrupa’nın da var olan en eski yazılı belgesi konumunda.

anadolunun-en-eski-yazisinin-acemhoyukte-bulundugu-iddia-edildi-1

Tuz Gölü’nün güney kıyısında kurulmuş olan Acemhöyük, Anadolu’nun en eski krallık merkezlerinden biridir. Bu merkez (800×700 m) boyutlarında bir tepe ve onu çevreleyen bir aşağı kentten oluşuyor. Tepe, söz konusu krallığın “akropolü” konumundaydı ve yönetici sınıf burada yaşıyordu. Tüccarların ve halkın yaşadığı aşağı şehir ise bir çeşit uluslararası pazaryeriydi. İlk kez 1962 yılında Prof. Dr. Nimet Özgüç’ün başlattığı Acemhöyük kazılarını, 1989’dan bu yana Prof. Dr. Aliye Öztan yürütüyor.

Bir Ortadoğu metropolü
Kuruluşu yaklaşık 4 bin 500 yıl önceye dayanan Acemhöyük’te, toplam 12 arkeolojik tabaka saptandı. Prof. Özgüç ve Prof. Öztan, yaptıkları kazılardan elde ettikleri sonuçları, yazılı tarihsel belgeler ile kıyaslayıp Acemhöyük’ün, antik “Puruşhattum” kenti olduğunu ortaya çıkardılar.

Kente ilişkin ilk bilgiler, Akad Devleti’nin (Güney Irak) kurucusu Sargon’un zaferlerini anlatan “Şartamhari (Savaş Kralı)” tabletlerinde geçiyor. Tabletteki anlatıma göre, Puruşhattum’da çalışan tüccarlar, kentin yerel kralını büyük kral Sargon’a şikâyet ediyorlar. Bunun üzerine Sargon, Irak’tan Toros Dağları’nı aşarak Anadolu’ya girerek, kenti ele geçiriyor.

anadolunun-en-eski-yazisinin-acemhoyukte-bulundugu-iddia-edildi

Anadolu’nun bilinen en eski yazılı belgesi
Eski Ortadoğu’da tüccarlar, değerli malların ölçümü için hassas bir biçimde hazırlanmış “ağırlıklar” kullanıyorlardı. Anadolu’nun önemli ticaret merkezlerinden biri olan Acemhöyük’te de değişik malzemelerden yapılmış, çok sayıda “ağırlık” bulundu. Ancak geçen yıl açığa çıkarılan bir örnek, kazı heyetinde ayrı bir heyecan yarattı. Çünkü bu ağırlığın üzerinde çivi yazılı bazı işaretler vardı.

“Kaya kristalinden” yapılmış olan “ağırlık”, İlk Tunç Çağı’na ait bir yapının içinde ele geçti. Bu yapının bulunduğu tabaka, “Karbon 14” ölçümlerine göre M.Ö. 2250 yıllarına tarihleniyor. Dolayısıyla, bu tabakada açığa çıkarılan bu kristal ağırlık, gerek Anadolu’nun, gerek tüm Avrupa’nın bilinen en eski yazılı belgesi durumuna geçiyor.

Prof. Öztan, yazıtın okunmasına yönelik çalışmaların, çivi yazısı uzmanlarınca hâlâ sürdürüldüğünü belirtiyor. Ağırlık üzerindeki işaretlerin yeterince okunaklı yazılamamış olması, yazıtın çözümünü zorlaştırıyor.

Bu nedenle yazıtın yerel bir Anadolu dilinde mi, yoksa dönemin uluslararası dili olan Akatça mı yazılmış olduğu henüz anlaşılabilmiş değil. Ancak her ne olursa olsun 10,4 gr. ağırlığındaki bu küçük buluntu, “Anadolu’nun bilinen en eski yazılı belgesi” unvanını şimdiden kazanmış durumda.

23.05.2017 Cumhuriyet

by -
175

Antalya’nın Demre İlçesi’nde Myra Antik Kenti’nde bulunan Bizans dönemine ait şapeldeki haç figürü sökülerek çalındı.

myra-antik-kentindeki-sapale-ait-hac-figuru-calindi-1

Myra Antik Kenti’ninde 12’nci yüzyıldan kalma Bizans şapelinin batı yönündeki girişinde bulunan 20 santim uzunluğunda, mermerden yapılmış haç figürü yerinden sökülerek çalındı. Olay, Myra Antik Kenti’nin güvenlik görevlileri ve şapelin yanında evi bulunan Gezer ailesinin dikkati sayesinde ortaya çıktı.

Soruşturma Başlatıldı
Demre Kaymakamı Murat Uz, “Olay maalesef doğru. Antik haçın sökülerek yerinden çalınmasının son 3- 4 gün içinde gerçekleştiğini düşünüyoruz. Üzücü bir olay. Olayla ilgili idari ve adli soruşturma başlatıldı. Antik şapel, Myra Antik Kenti’nin dışında. Olayı güvenlik görevlileri kontrol sırasında fark etmiş. Gerekli açıklama Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yapılacaktır” dedi.

myra-antik-kentindeki-sapale-ait-hac-figuru-calindi

2010 Yılında Ortaya Çıkarıldı
Bizans şapeli, Myra Antik Kenti Kazıları Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Nevzat Çevik ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bizans Tarihi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Engin Akyürek’in 2010 yılında yaptığı kazılarda ortaya çıkarıldı. Antik şapel dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın katkıları ile restore edildi, etrafı güvenli hale getirilerek, korumaya alındı. Şapel 5.5 metre derinde olduğu için üstü yağmur suyuna karşı örtüldü ve ziyarete kapatıldı. Şapelin girişinde ayrıca Noel Baba, Meryem Ana ve İsa figürü de yer alıyor.

27.05.2017 Cumhuriyet

by -
207

Suriye’de bulunan ve 40.000 yıllık olduğu tahmin edilen obsidyen alet, 700 kilometre uzaktaki Orta Anadolu’da Göllü Dağ’dan getirilmiş.

suriyede-bulunan-40-000-yillik-obsidyen-alet-orta-anadoludan-getirilmis

Arkeolog Ellery Frahm ve Thomas Hauck, bir erişkinin elinin avucuna sığacak kadar küçük olan bu yontma obsidyen parçasının 41 bin – 32 bin yıl önceye tarihlendirildiğini söyledi. Söz konusu obsidyen, volkanik bir kayadan çıkarıldığı Orta Anadolu’dan yaklaşık 700 km uzaklıkta ele geçirildi. Bugüne kadar Orta Doğu’ya en erken obsidyen ulaşımının 14 bin 500 ile 11 bin 500 yıl önce, Natufiyen avcı toplayıcılarının yılın belirli dönemlerinde yerleşik yaşadıkları zaman gerçekleştiği düşünülüyordu.

Yale Üniversitesinden Frahm ve Köln Üniversitesinden Hauck, birisinin muhtemelen bu obsidyen parçayı Türkiye’deki kaynağının yakınında kullanışlı bir araç haline getirdiğini söyledi. Çeşitli kesme ve sıyırma işlerinde kullanılmış olabilen bu araç, Suriye’nin Yabroud II kaya sığınağına ulaşmadan önce bir göçebe gruptan diğerine, belki de birkaç kez el değiştirdi. Alet yol boyunca yeniden şekillendirme ve keskinleştirme işlemine tabi tutuldu.

Türkiye ile Suriye arasındaki en doğrudan yol yaklaşık 700 kilometreye kadar uzanır. Fakat avcı-toplayıcılar yırtıcı hayvanları izlemek veya diğer yiyecekleri aramak için dolaşırlar. Araştırmacılar, bu yüzden obsidyen aleti taşıyan Taş Çağı insanlarının, muhtemelen Suriye’nin Yabroud kasabası yakınlarında kümelenmiş kaya sığınaklarından birine ulaşmak için muhtemelen daha fazla yol kat ettiklerini söyledi.

suriyede-bulunan-40-000-yillik-obsidyen-alet-orta-anadoludan-getirilmis-1

1930-1933 yılları arasında, Yabroud bölgesindeki kazılarda obsidyen alet ortaya çıkmış ve silisli şist (çört) olarak bilinen bir çeşit kayadan yapılmış yüzlerce eser sadece 5 ila 10 kilometre uzaklıkta bulunmuştu. Bazı araştırmacılar obsidyen aletin, kazılıp ortaya çıkarılmasından kısa bir süre sonra eski buluntular arasına karıştığından şüpheleniyor. Fakat alan çalışmalarını anlatan kazı başkanının kitabının bir kopyası, bu aletin insanların ve Neandertallerin Ortadoğu’da yaşadığı zamana ait tortuda bulunduğunu doğruluyor. Arkeologlar radyokarbon tarihlemesi için malzeme toplayamadığından, Frahm ve Hauck, Suriye kaya sığınağının yaşını; tortu tabakaları ve eserleriyle ile birlikte yakınlardaki daha tarihlendirilmiş birkaç alanla karşılaştırarak tahmin etti.

Neandertaller Ortadoğu’da ve farklı yerlerde en az 40 bin yıl öncesine kadar hayatta kalmışlardı. Bu nedenle obsidyen aletin son sahipleri onlar olabilir. Ama Frahm, Homo sapiens’i daha iyi bir aday olarak görüyor. Aletin kullanılmış olabileceği dönem boyunca insanlar Orta Doğu’yu ve yakın bölgeyi iskân ettiler. Suriye’deki bu arkeolojik alanda herhangi bir hominid fosil bulunamadı.

Frahm ve Hauck, portatif bir röntgen cihazı kullanarak obsidyen aletin ve güneybatı Asya’nın bilinen bölgelerinden toplanan 230 obsidyen örneğinin kimyasal bileşimini tespit etti. Bu durum, araştırmacıları Suriye’de keşfedilen aletin Orta Anadolu’daki kaynağına yönlendirdi.

Ortadoğu’nun dışındaki önceki kanıtlar, Taş Çağı Avrasya’sında uzun mesafe obsidyen taşımacılığının olduğunu gösteriyordu. Araştırmacılar 1966 yılında Kuzey Irak’taki Şanidar Mağarasında keskin kenarlı iki obsidyen parçasının yaklaşık 450 kilometre kuzeyden getirildiğini söylediler. Bu analizde, taşın kimyasal bileşimini tespit etmek için daha eski bir teknik kullandı. Arkeolog Frahm, Şanidar’da bulunan obsidyenin Yabroud II obsidyen aletiyle aynı tarihe dayandığını söyledi (belki de en erken 48 bin yıl önce).

Connecticut Üniversitesinden arkeolog Daniel Adler, Avrasya’daki Taş Çağı bölgelerinde; günümüzde Şanidar Mağarasından çok da uzak olmayan Ermenistan ve Gürcistan’da bulunan obsidyen eserler üzerinde yapılan son araştırmaların, oradaki avcı-toplayıcıların da geniş arazileri kullandığını gösterdiğini söyledi. Adler ayrıca, Yabroud II obsidyen aletine gelince, 700 kilometrelik bir ulaşım mesafesi, uzun bir sürede tek bir kişinin gidebilme imkânının olduğu bir mesafe olduğunu belirtti.

Avrasya, Orta Doğu’dan çok daha geniş bir avcı-toplayıcı ağı geleneğine sahip olabilir. Ermenistan’da uzun mesafe obsidyen taşımacılığına dair kanıtlar, Almanya’daki Tübingen Üniversitesi’nden arkeolog Andrew Kandel’e göre, yaklaşık 500 bin yıl öncesine kadar uzanıyor. Bu durum, Neandertallerin ya da diğer nesli tükenen insanların yüzlerce kilometre boyunca obsidyen taşıdıkları anlamına geliyor.

26.05.2016 Aktüel Arkeoloji kaynak: sciencenews.org

by -
2579

İzmir’in Konak ilçesinde yer alan Roma dönemi tiyatrosu ortaya çıkartılıyor. Kadifekale’de gecekondular arasına sıkışıp kalan tiyatronun 16 bin kişilik olduğu tahmin ediliyor.

izmirdeki-antik-roma-tiyatrosu-ortaya-cikariliyor

2010-2012 yılları arasında Kadifekale heyelan alanında 2 bini aşkın gecekonduyu kaldırarak yerine kent ormanı kuran İzmir Büyükşehir Belediyesi, bu kez aynı bölgedeki antik tiyatronun ortaya çıkarılması ve kültürel tesis alanının oluşturulması için harekete geçti. 33 milyon lira harcayarak 205 binayı daha kamulaştırıp 180’inin yıkımını tamamlayan belediye, 127 binayı daha kamulaştıracak.

Kentsel Yenileme Projesi kapsamında Kadifekale’deki 44 hektarlık alanda 2 bin 121 sağlıksız konutu boşaltarak yerine yeni bir kent ormanı kuran İzmir Büyükşehir Belediyesi, bu kez bölgedeki tarihi mirasın ortaya çıkarılması için örnek bir çalışmaya daha imza atıyor. Kadifekale’de gecekondular arasına sıkışıp kalan 16 bin kişilik Antik Roma Tiyatrosu’nu gün yüzüne çıkarmak amacıyla başlattığı kamulaştırma ve yıkım çalışmalarını sürdüren Büyükşehir Belediyesi, aynı bölgedeki kültürel tesis alanı için de hız verdi. Yaklaşık 31 bin metrekarelik arazide şu ana kadar 205 binanın kamulaştırma işlemleri tamamlandı. Bunlardan 180’i yıkıldı. Bu kapsamda ödenen kamulaştırma bedeli ise 33 milyon 250 bin TL’ye ulaştı. Aynı bölgedeki 127 bina daha halen devam eden kamulaştırma sürecinin ardından yıkılacak.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kamulaştırma çalışmalarını yürüttüğü alanın bir bölümü, Antik Roma Tiyatrosu kalıntılarını barındırıyor. Geri kalan bölüm ise kültürel sergi alanları ve kültürel tesisler ile açık-kapalı otoparkların yer alacağı bir projeyle değerlendirilecek. Projenin tamamlanmasıyla bölgedeki turizm varlığının ciddi olarak hareketlenmesi bekleniyor.

Yıkımların ardından yürütülecek arkeolojik çalışmalarla, Roma dönemi özellikleri taşıyan 16 bin kişi kapasiteli tiyatro ortaya çıkarılacak. Bölgede antik tiyatroyu gün yüzüne çıkaracak arkeolojik çalışmalar, Büyükşehir Belediyesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında imzalanan destek protokolü çerçevesinde yapılıyor. Kadifekale’deki antik tiyatro ile ilgili en ayrıntılı bilgi, 1917–1918 yıllarında Otto Berg ve Otto Walter’ın araştırmalarında ve araştırmalarına yönelik hazırladıkları plan ve kesitlerde bulunuyor.

2010-2012 YILLARI ARASINDA KADİFEKALE HEYELAN ALANINDA 2 BİNİ AŞKIN GECEKONDUYU KALDIRARAK YERİNE KENT ORMANI KURAN İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ, BU KEZ AYNI BÖLGEDEKİ ANTİK TİYATRONUN ORTAYA ÇIKARILMASI VE KÜLTÜREL TESİS ALANININ OLUŞTURULMASI İÇİN HAREKETE GEÇTİ. (İHA/İZMİR-İHA)

Gecekonduların yerine kent ormanı
Kadifekale’yi çarpık yapılardan temizleyerek ağaçlandıran İzmir Büyükşehir Belediyesi, dikilen fidanlar defalarca yakılmasına rağmen, bölgeyi yemyeşil bir kent ormanına dönüştürme çabalarından vazgeçmedi. Yıkılan sağlıksız konutların ardından bölgeye on binlerce ağaç dikildi. İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2008’den bu yana, gecekondular ve çarpık yapılarla kaplı bölgenin bugünkü durumuna ulaşması için yaklaşık 500 milyon TL harcadı.

25.05.2017 Hürriyet

by -
250

Sivas Vakıflar Bölge Müdürü Cemal Karaca, tarihi Gök Medrese’deki Selçuklu çinilerinin ‘restorasyon’ adı altında önce asitle kazınıp, daha sonra maviye boyanması ile ilgili çıkan haberlerin gerçeği yansıtmadığını açıkladı.

sivas-vakiflar-bolge-muduru-gok-medresesi-ile-ilgili-aciklama-yapti

Anadolu Selçuklu Sultanı 4’üncü Kılıçarslan’ın oğlu 3’üncü Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Sahip Ata Ali Hüseyin tarafından 1271 yılında yaptırılan tarihi Gök Medrese’nin minarelerinde ve minare kaidesinde yer alan mozaik tekniğiyle dekore edilmiş geometrik motifli Selçuklu çinilerinin asitle temizlenerek yok edildiği ve ardından maviye boyandığı yönündeki basına yansıyan haberlerle ilgili Vakıflar Bölge Müdürü Cemal Karaca açıklama yaptı. Restorasyonu devam eden Gök Medrese şantiye alanında açıklamalarda bulunan Karaca, “Çini kaybı olan yerlerde özellikle uluslararası restorasyon teknikleri çerçevesinde, hangi dönem olursa olsun dolgu tekniği ile doldurulmuş, renklendirilmiştir. İnternet ve televizyonlara düşen haber burayla ilgili. Yapımından önce üzerinde çini falan yok. Sadece aralarda çini görüntüleri var. Bu kaybolmasın diye, bunun üzerine dolgu tekniği uygulanmıştır. Minarelerde bulunan çinilerin belli noktaları ele alınıp, yeni bir revize proje ile bunlar tamamlanabilir. Burada iklim koşulları nedeniyle deformasyon 10 yıl sonra ortaya çıkmış. Biz bütün buralarla ilgili çalışmaları orijinal noktalarda bulunan çinileri tespit ederek inşallah 2017 yılının Kasım ayında tamamlamış olacağız” dedi.

sivas-vakiflar-bolge-muduru-gok-medresesi-ile-ilgili-aciklama-yapti-1

‘Kaynağa Dayanmadan Yapılan Bir İftiradır’
Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde görevli inşaat mühendisi ve Gök Medrese restorasyonunun kontrolörlüğünü yapan Şafak Cengiz ise şunları söyledi: “Olmayan bir yüzeyde temizlik yapıp da yerine renklendirme yapmış olamayız. Zaten çini kayıpları olan bir yer. Vakıflar Bölge Müdürlüğümüzün arşivinden aldığımız daha önceki fotoğraflarda da ne şerefe altında ne de madalyon diye nitelendirdiğimiz minare kaidelerinin başlangıcında, şu anda basına fotoğrafları yansıyan yerlerde hiçbir çini görünmüyor. 2016 yılı onarımından önce de buradaki sıva tabakaları kaldırıldı. Ufak çini kalıntıları yerinde korundu. Boş olan alanlarda geri dönüşümlü malzeme ile uzman restoratörler tarafından özgün desenine uygun olarak renklendirilerek günümüze kadar getirildi. Bu bir restorasyon tekniğidir. Uluslararası arenada da kabul görmüş bir restorasyon tekniğidir. Sivas’ın iklim şartlarında zaman içinde aşınmalar meydana geldi. Son yapılan çalışma da da eserin şu an renklendirilmiş ve korunmuş olan özgün çinilerinin envanter çalışması yapılıyor. Bu envanter çalışması bittikten sonra Koruma Kurulu’na sunulacak, kurulun onayı alındıktan sonra çini uygulamasına başlanacak. Asitle uygulama gibi bir şeyin yapılması imkansızdır. Böyle bir şey yapılmamıştır. Tamamen yüzeysel bilgi ile kaynağa dayanmadan yapılan bir iftiradır.”

24.05.2017 Hürriyet